|
ROPÖRTAJ
DR. SERAP ŞAHİNOĞLU PELİN
A. Ü. T. F. TIBBİ DEONTOLOJİ ABD ÖĞR. ÜYESİ 10/12/2001
Bize kendinizi tanıtır mısınız?
1965 Sinop doğumluyum. İlk-orta-lise öğrenimimi Samsun’ da
tamamladım. 1982’de Gazi Üniversitesi’nde başladığım tıp öğrenimimi
ise 1988’ de bitirdim. İki yıllık mecburi hizmetim sırasında ,
klinikte çalışmaktan ziyade; tıbbın felsefeyle ilgilenip, daha fazla
okuyabileceğim bir alanında çalışmanın bana daha uygun olduğunu
anladım. Böylece deontoloji bölümündeki eğitimime özel doktora
öğrencisi olarak başladım. Bir dönem (6 ay) sonra açılan sınava
girip kazandım ve doktoraya kayıtlı öğrenci olarak devam ettim.
Eğitim hayatımın en güzel yılları, Tıp Tarihi ve Deontoloji eğitimi
aldığım bu yıllardır.
Doktora tezinizden bahsedelim. Niçin “estetik”?
Doktora eğitimim sırasında, Türkiye’nin önemli problemlerinden
biri olan “kızlık zarı” konusunda araştırma yapmak istemiştim ama,
danışmanın sn. Yaman ÖRS, görsel algımın kuvvetli olduğu yönündeki
görüşünün de katkısıyla bu konuyu seçtim. Tez çalışmalarımı 1996’da
bitirebildim. Oldukça uzun bir süreçti. Birazcık vitamin almak için
bir oda dolusu keçiboynuzu yemek gibi bir şey oldu. Ama tıbbın
içinde birisi olarak, tıp dışından bir gözle tıpta görsel estetiği
incelemek zor ama gerekli bir yöntem ve çalışma idi. Bu alan,
yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada da eksik bırakılmış, fazla
düşünülmemiş bir alandır.
Tezinizi kitap haline dönüştürüp yayınlatmayı düşünüyor
musunuz?
Evet tabii. Dediğim gibi , tezim ’96 ' da bitti, ‘98’ de kadın
çalışmalarıyla ilgili bir mastır eğitimine başladım, iki aya kadar
onu tamamlamam gerekiyor. Ondan sonra doktora tezime dönüp, kitap
haline dönüştürüp yayınlatmayı düşünmüyorum. Ama biliyor musunuz, bu
konuyu bir ara görüştüğüm bir- iki yayıncı bana bu kitabın bu
haliyle “kaç adet” satabileceğini sormuşlardı!
“Tıp” ve “estetik” kavramlarını bir arada gördüğümüzde,
aklımıza ilk gelen şeyler plastik cerrahi ve (belki) dermatoloji
oluyor. Oysa siz tezinizde bu iki kavram arasındaki çok başka ve
çoğunlukla düşünülmeyen bir ilişkiye dikkatleri çekip, tarihsel
gelişimi içerisinde incelemişsiniz. Bize biraz bundan bahseder
misiniz?
Tabii, öncelikle “tıpta estetik” kavramını; tıbbi uygulamaların
estetik açıdan hastaya kazandırdıkları ve tıbbın kendisinin de
uygulamada estetik olması gerektiği yönleriyle ele aldık. Tıbbi
uygulamanın yapıldığı ortam, uygulamayı yapan hekim ve uygulamanın
kendisinin de estetik olmasının gerekliliği üzerinde durduk.
Tıbbi uygulamaların estetik açıdan hastaya kazandırdıkları
konusunu biraz açacak olursak; doğuştan gelen deformitelerle,
sonradan kaza ve yaralanmalar sonucunda oluşan deformitelere tıbbi
müdahalede bulunularak hastanın fiziki görüntüsü düzeltiliyor. Oysa
hastalık sonucu oluşan deformitelere yapılan tıbbi müdahaleler,
hastanın dış görünüşünü bozabilir de. Örneğin meme kanseri olan bir
hastanın, memesinin bir operasyonla alınması, hasta için yaşamsal
önemi olan ; ama sonuçta da vücudunun estetik bütünlüğünü bozan bir
olaydır. Biz buna “iatrojenik deformite” diyoruz. Yani hekimin
yaptığı, hekime ait deformite. Bozulan bütünlüğü yine gelişen tıbbın
yardımıyla sağlıyoruz. Plastik ve rekonstrüktif cerrahi, ortez ve
protez alanlarının çalışmaları ile. Ayrıca peruk gibi başka
yardımcılar da kullanılıyor. Demek ki tıbbi müdahalelerle
hastalarımıza fonksiyon ve estetik kazandırıyoruz.
Tabii konunun bir de sosyal ve psikolojik boyutu var. Memesi
alınan hasta, kendisini diğer kadınların yanında daha kötü
hissediyor. Meme, toplumda ikinci en önemli cinsel objedir.
Kaybedildiğinde cinsel fonksiyon kaybını ve dolayısıyla bu açıdan
tercih edilmemeyi düşündürüyor. Deformite eğer görünen bir yerde ise
daha da moral bozucudur. Hindistan’da eskiden eşini aldatan
kadınları burunlarını keserek cezalandırırlarmış. Deformitenin
psikolojik açıdan ne kadar yıkıcı olacağını belirleyen etkenler;
hangi yaşta meydana geldiği, vücudun hangi bölgesinde olduğu ve iz
bırakıp bırakmadığıdır.
Bu arada örneğin anemik insanlar da; derilerinin ve gözlerinin
soluk olması, bitkin görünümleri nedeniyle estetik kaybına
uğramışlardır.
Tüm bu estetik kayıplar ve deformiteler düzeltilirken, aynı
zamanda bu insanlar topluma da kazandırılmış olurlar. Tabii bir de
işin ekonomik boyutu var. Sağlığa ayrılan bütçe bu kadar azken, tüm
bu bahsedilen uygulamalar için hangi parayı ayırabileceksiniz?
Türkiye’de “kozmetik uygulamalar” alanında eleman yetiştiren
birçok meslek lisesi ve özel okul var. Bu eğitim kurumları
hastaneler ile beraber neler yapabilir?
Çok güzel olur tabii. Hastanelerde bir kozmetik rehabilitasyon
birimi oluşturulabilir. Aslında buna çok ihtiyaç var. Çok moral
kazandırıcı olur hastalar açısından. Ayrıca , örneğin perukların
daha sağlıklı üretilmesini teşvik edebilirsiniz, hirsutizm
tedavisine yardıncı olabilirsiniz (epilasyonu kastediyor) ,birçok
şey yapılabilir.
Tabii kaynak ve teşvik olursa biz hazırız.Bu noktada kozmetik
amaçlı tedavilerden de bahsedelim. Sizce nedir bunlar ve insanlar
neden her geçen gün bu tedavilere daha fazla para harcıyor?
Kozmetik amaçlı tedaviler; bireyin kendisini çirkin, kötü,
anlamsız hissettiği; beğenmediği beden bölümlerini değiştirmek
amacıyla yapılan uygulamalardır. Bunlara ihtiyaç duyma nedeni,
kişinin kendisini algılamasındaki bozukluktur. Ki bu da
“psikolojik,sosyal ve fiziksel açıdan iyi ve tam sağlıklı olmak”
olarak tanımlanan “tam sağlık” kavramına uymaz.
Kişinin kendisini çirkin olarak algılaması, onun kendilik
değerinin aşağıda olduğunu gösteriyor.
“Kendilik değeri”dediniz, tam olarak nedir bu terimin
anlamı?
Kişinin kendisini algılamasında, üç bağlam vardır;
Kendisinin ne olduğu, kendisini nasıl algıladığı ve nasıl olmak
(görünmek) istediği.
İşte kendisini ; gerçekte ne/ nasıl olduğunu ve ne/nasıl olmak
istediğini sorgulamadan
çirkin bulan bir insanın kendilik değeri düşüktür denebilir.
Çirkin ördek yavrusu masalındaki gibi. Çevresindekilere benzemediği
için, biçimi kardeşlerininkinden(!) değişik olduğu için ona “çirkin”
diyorlar, dışlıyorlar. O da kendisini “çirkin” olarak algılıyor.
Çirkin ördek yavrusuna göre güzel olmak çevresindekiler gibi
görünmek demek. Bu; içinde yaşadığı topluluk tarafından kabul
edilebilmesi ve kendisini iyi hissetmesi için “olmak istediği”
durum. Ta ki gerçekte “ne olduğu”’nu görünceye kadar. Evet hikayenin
sonunu hepimiz biliyoruz. O aslında bir kuğu yavrusudur!
İnsanlar günümüzde kendisinin ne olduğu ve kendisini nasıl
algıladığından çok, nasıl görünmek istedikleriyle ilgileniyorlar.
Özellikle gençler filanca “gibi” giyinmek, falanca “gibi” konuşmak
için çaba harcıyorlar. Bu “mış gibi” davranma eğilimlerimizin
sebepleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Evet, böyle davranan birçok insan var. Bu tür bir davranışın
gösterilmesindeki ilk sebep moda akımlardır. Mesela son zamanlarda
kadın-erkek, yaşlı-genç, zayıf-şişman herkeste şişmanlık hastalığı
var. Bakıyorsunuz gayet normal kiloda, hatta zayıfça bir kişi; bir
parça yiyeceği kilo alma korkusuyla reddediyor. Bu; moda akımların
oluşturduğu bir imaja uymaya çalışmaktır. Ben buna Hollywood etkisi
diyorum. “küreselleşme” ve onun “yükselen değerleri”’nin
savunucuları, Hollywood filmlerindeki kadın ve erkek görüntülerini
insanların beyinlerine kazıyıp; “böyle görünürseniz ve/veya
olursanız tercih edilirsiniz” fikrini yerleştirmişlerdir. İnsanlar
tek tipleştirilmeye çalışılmıştır. Michael Jackson’ un derisinde
yaptırdığı renk değişikliği buna ilginç bir örnektir. Bir başka
örnek; Japon kadınlarının en çok uygulattıkları plastik cerrahi
operasyonu, göz kapağı çizgisi yaptırma operasyonudur. “Barby bebek”
imajına dahil olabilmek için operasyonsuz değişiklikler de
yapılıyor, örneğin; koyu renk saçların sarıya boyanması. Çok
düşündürücü bir şey daha söyleyeyim ; “yemek yememe hastalığı”
olarak tanımlanan anoreksiya(a.nevrosa ve a.bulimia) hastalıkları,
dünyada ilk defa 20. Yy’ da görülmüştür. Daha öncesinde bu
hastalıklara ait hiçbir kayda rastlanmamıştır. Denebilir ki
20,yüzyıl, tamamen imaj çağı olmuştur. Hatta 21. Yüzyılda da durum
pek değişmiş değil.
Hocam, tüm bu dayatmaların dışında; insan gözü yine de “güzel”
görmek istiyor. Acaba neden? Sosyal, psikolojik ve fiziksel açıdan
tamamen sağlıklı bir şekilde yetişmiş olan bir insanın gözü de bizim
gibi mi “güzel” görmek ister?
(gülüyor) Tüm tezimi anlattırdınız bana.” Gözün gördüğünü,
beyin algılar ve bu algıları bilişsel olarak değerlendirir.
Değerlendirirken de,en temelde daha önce görülenlere benzeyip
benzemediğini ve organizmanın bundan sağlayacağı yararı göz önünde
tutar. Bilişsel değerlendirme, kültürel etkenler ışığında yapılıyor.
Bir de doğuştan getirdiklerimiz var. İlki, doğadaki tüm canlılarda
da olduğu gibi en sağlam dölü bırakma amacı. Daha sağlıklı olan
daha güzel olarak algılanıyor ve eş olarak daha fazla tercih
ediliyor. Ayağı yada gözü olmayan birisindense, eşit sosyal konumda
olup; böyle bir özrü bulunmayanın eş olarak tercih edilmesi gibi.
Hayvanlarda daha belirgin bu tercihler. Örneğin kırlangıçlar,
kuyruğunun çatalları aynı boyda olmayanları eş olarak tercih
etmiyor. Kırlangıçlarda kuyruk çatallarının aynı boyda olması sağlık
belirtisidir.
Doğuştan getirdiklerimizin ikincisi ise; simetri kavramıdır. Bu
konuda yapılan çalışmalarda, tarih boyunca çoğu sanatçının
yapıtlarını oluştururken kullandıkları ortak bir oranın olduğu ve
buna “altın oran” dendiği belirtiliyor. “Fi” (ƒ)
oranı olarak da bilinen bu oran, 3.21 sayılarıyla ifade edilmekte
olup, ortaçağda Leonardo da Vinci tarafından da kullanılmıştır.
Günümüz araştırmacılarının ulaştıkları sonuçlara göre bu oran;
insanların hemen hepsinin “güzel” bulduğu “şey” lerde
bulunmaktadır.
Tıbbın daha sonraki aşamalarında genetik yoluyla insanların
“güzel” leştirilmesi mümkün olabilir. Nitekim 1945’lerde Hitler’in
denemesini yaptığı şey de bu değil miydi?
Bu sohbetin sonunda, okuyucularımıza, bu konuda daha fazla bir
şeyler okumak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Bu konuda okumaya yeni başlayacaklar için Boris Vian’ın “Bütün
Çirkinler Öldürülecek” güzel bir başlangıç olur diye düşünüyorum.
Estetikle daha ilgili olanlar içinse felsefe, estetik, tıp tarihi
konularındaki literatür yararlı olabilir.
Çok teşekkür ederiz. Tezinizi kitap olarak okumak için bizim
gibi birçok okuyucumuzun da sabırsızlandığını düşünüyorum. Çok büyük
bir boşluğu doldurmuşsunuz bu çalışmanızla. Başarılarınızın devamı
ve görüşmek dileğiyle.
Ben teşekkür ederim. Görüşmek üzere.
Ropörtaj: Ayşegül Deniz |