|
ESTETİK BİR OBJE OLARAK İNSAN BEDENİ
Sinan YALÇIN
İnsanlık tarihinin yaklaşık son 5000 yılını yazılı kaynakların
varlığı sayesinde kısmen bilebilirken, bu tarihten önceki çağları
karanlık çağlar olarak adlandırıyor ve yapılan arkeolojik
araştırmalar neticesinde ancak tahminlerde bulunarak bir bilgiye
ulaşmaya çalışıyoruz. Çoğu zaman yazılı kaynakların da yetersiz
kalması sonucunda, insanlık tarihini yazarken kendi öngörülerimize
başvurmak zorunda da kalabiliyoruz. Örneğin, Antik Yunan’dan
günümüze oldukça bol miktarda yazılı kaynak ulaşmasına rağmen, aynı
dönemde Antik Yunan’daki gündelik yaşam hakkında ender bilgilere
rastlayabiliyoruz. İşte bu kopukluğu tarih yazıcılarının “tahminle”
bağlamaya çalıştığını görüyoruz.
Tabii, tarih yazıcılığı yapılırken kesinlikten uzak verilerle ve
tahmine dayalı bir yazım söz konusu olduğunda da, o tarih
yazıcısının değer yargılarının ve egemen görüşün bu tarih üzerinde
etkili olduğunu görebiliyoruz. Bugün Batı ülkelerinde estetik tarihi
üzerine yazılan pek çok kaynağın bilinçli veya bilinçsiz olarak,
belli bir konudaki tarihsel veriyi tüm dünyaya mal ederek
yazıldığına şahit olabiliyoruz. Örnek vermek gerekirse, Umberto
Eco’nun “Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik” adını taşıyan
araştırma çalışması tüm dünyada yaşanan ortaçağı aktarmaktan uzakta,
sadece Batılı ülkelerin örneklerinden yola çıkılarak yazılmış bir
kitaptır (tabii kitabın içindeki Doğu ülkelerine yapılan çok küçük
göndermeler, kitabın evrensel bir nitelik taşımasına
yetmemektedir).
Dolayısıyla şimdi bizler, insanın estetik tarihini ve bu tarihsel
süreç içinde “estetik bir obje olarak insanın bedenini” incelemeye
çalıştığımızda elimizdeki kaynakların yanıltıcılık paylarının
olduğunu düşünerek, şüpheyi yanımızdan eksik etmeden bir okuma
etkinliği gerçekleştirip, varsayımlarımızı da bu doğrultuda ortaya
koymaya çalışacağız.
Ele
aldığımız konu hala daha çözümlenememiş bir sorun olarak önümüzde
durmaktadır. Varoluşundan bugüne kadar, bilişsel gelişimine bağlı
olarak sürekli anlam arayışı içerisinde olan insan türünün,
çevresindeki somut varlıklara anlam atfetmesinin ötesinde zihninde
geliştirdiği soyut varlıklara da anlam bulmaya çalıştığını
biliyoruz. Bilişsel gelişimiyle birlikte bilgi peşinde koşan ve
bulduğu bilgiyle yetinmeyen, bulamadığı bilgilerin yerini de kendi
aklından uydurduğu bilgilerle kapatan bir türden bahsediyoruz.
İnsan türü çevresine anlam atfederken, kendisini de unutmuyordu.
Bilebildiğimiz kadarıyla, totemlerden başlayarak değişik inanç
sistemleri geliştirmeye başlamıştı. Önceleri Totemlerini
çevrelerinde gördükleri somut canlılar içerisinden seçerken, zaman
içerisinde bu somut varlıklar yerlerini soyut varlıklara bırakmış ve
soyut tanrılar yaratılmıştır. Tabii bu süreçten sonrasını yazılı
kaynaklar sayesinde daha iyi bilebiliyoruz. Soyut tanrıların sayısı
azaltılarak, tek tanrıya geçilmiş ve yaklaşık son 2000 yıldır da tek
tanrı inancıyla, insan türü bulamadığı o gizemli bilginin (yani
kozmos’un bilgisinin) açığını kapatmaya çalışmaktadır. Konumuz
“teolojik açıdan estetik” olmadığı için bu gelişim sürecinin
detaylarına girmeden burada noktalıyorum.
Peki, neden insan türüne ait bir özellik olan inanç olgusunu şimdi
söz konusu ettik?
İnsanın çevresine ve bu çevre içindeki kendi varoluşsal durumuna
anlam verme süreci içinde insan türü kendisini diğer türlerden
ayıran bir davranış geliştirmeye başlamıştır. Bugün adına kısaca ve
genel olarak “süslenme” diyebileceğimiz bir davranış biçimi…
“İlk insan gömütleri bundan 90.000 yıl öncesine tarihlenmiştir”
diyor, Hasan Tahsin UÇANKUŞ ve devam ediyor, “1938’de bulunan ünlü
çocuk gömütü, Sanidar (Zagros Dağları)’da, çiçekler üzerine
yatırılarak gömülen bir ölünün gömme biçimi bu çağa aittir… Bu
gömütlerde çoğunlukla aşı boyasına rastlanır. Bunun cesetlerin
hazırlanmasında kullanıldığı, cildi sertleştirdiği, bozulmayı ve
çürümeyi önlediği kabul ediliyor. Bunun ölüyü süsleme, ölümü
güzelleştirme ve ruhun ölüyü tekrar bulma amacı taşıdığı da
düşünülmektedir.”
Şimdi, bu bilgilere yazımızın başında söylediğimiz gibi şüpheyle
yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yazılı tarih öncesine ait
ve tarih yazıcısının tahminleri üzerine ortaya atılan bir öngörü söz
konusudur. Bulunan çocuk gömütü bizim için somut bir veridir. Ama bu
ölü gömme adetinin sebebinin açıklaması bizim bugünkü değer
yargılarımızın etkisiyle geçmişi algılamamızdan kaynaklanıyor
olabilir.
Dolayısıyla biz somut verilere bakarak ilerlemeye devam edeceğiz.
90.000 yıl öncesine tarihlenen, çiçeklerle süslü ve vücuduna çeşitli
işlemler yapılmış bu çocuğun gömütü bize o tarihlerde insan bedenine
verilen önemi göstermektedir. Buradan şöyle bir tahminde de biz
bulunabiliriz; şayet bir insanın cansız bedeni böylesine
önemseniyorsa bu insanın bedeni canlıyken de en azından aynı önemi
taşımaktadır.
Peki, bu önemi oluşturan sebepler nelerdir? Genel olarak
bakıldığında bu önemi oluşturan temel sebep insana ait olan inanç
olgusudur. Peki, bu olgunun ortaya çıkmasına sebep olan etkenler
nelerdir, diye soracak olursak; bu soru karşısında çeşitli cevaplar
verilebilir. Aynı paragraf içerisinde bu sorumuza bir cevap da
verilmektedir, “ruhun ölüyü tekrar bulma amacı”… Yani şöyle de
diyebiliriz; ölümsüzlük arayışı…
İnsan türü, ölümünün bilinçli olarak farkında olan bir canlı
türüdür. Evrim süreci içerisinde bu farkındalığa sahip olduğu andan
itibaren ölümsüzlük arayışına başladığını biliyoruz. Ölümsüzlüğü
somut bir bilgiyle elde edemediği için de kendisine yarattığı soyut
bir dünyada bu ölümlülükten kendisini kurtarabilmektedir.
Bedeninin ölümlü olması gerçeği, bedenini ölümsüzleştirme yolunda
çabalar sarf etmesine neden olmuştur. Bu gerçekten hareketle,
bedenini diğer canlı türlerinin bedeninin üstünde bir yere
koymuştur. İnsan bedeninin bir ruhu vardır. Bu ruh sayesinde
ölümsüzleşecektir. Ama bedeni her ne kadar ölümlü olsa da, kendisini
bu ölümsüzlüğe taşıyan bir köprüdür. Tek tanrılı dinler sayesinde
bedenine verdiği önem doruk noktasına çıkmış ve insan bedeni
tanrının suretinde yaratılan bir varlığa dönüşmüştür.
Aslında insanın kendisini tanrıya benzetmesi tek tanrılı dinlerden
çok öncesinde de görülen bir durumdu. Totem inanışına sahip
toplulukların, kendilerini totemlerine benzetecek şekilde
süslenmeleri ve maskeler takmaları, Antik Yunan’ın tanrılar
dünyasının tamamen insani özellikler taşıyan tanrıları, insanın
kendisini tanrılaştırma, dolayısıyla ölümsüzlük yolunda attığı
adımlardı.
Bu
adımların yansıması olarak süslenme davranışının doğduğunu
görüyoruz. İnsan bedeni, insanın değer yargılarının tablosudur,
diyebiliriz. Neredeyse çok küçük değişikliklerle, binlerce yıl
önceki süslenme alışkanlıkları günümüz modern toplumlarında da kabul
görmektedir. Yüzeydeki sebepleri her ne kadar değişkenlik gösterse
de, insan süslenme alışkanlığına aynı temel sebeplerden dolayı devam
etmektedir.
Bu
süslenme davranışı süreç içerisinde insanda estetik bir duyguya
dönüşmüştür. Her insan topluluğunda farklı gelişen güzellik
algıları, o topluluk insanlarının bedenlerinde kendisini
göstermiştir. Sosyal bir canlı türü olan insan türünün bireyleri,
toplum tarafından kabul edilme - onay alma güdüsüyle, topluluğun
estetik değerlerini kabullenmiş ve bedenine de bu estetik değerler
doğrultusunda şekil vermiştir.
Antik Yunan filozoflarından Pythagoras’ın ortaya attığı güzellik
oranı, daha sonra Da Vinci tarafından tekrar ele alınmış ve insanın
göreceli güzellik anlayışına bir norm getirilmeye çalışılmıştır.
Fakat matematikçiler her ne kadar insan bedenini matematiksel bir
norma oturtmaya çalışsa da, dünyadaki insan toplulukları halen daha
kendi estetik algılarına göre bedenlerine şekil vermeye devam
etmektedir (tabii, burda bir parantez açma gerekliliği görüyorum;
matematiksel oranlar her ne kadar insanların estetik algısındaki
göreceliği kıramamış olsa da, paraya dayalı ekonomik sistemin
getirisi olan tüketim toplumu ve bu tüketim kültürünün gelişen
iletişim olanakları sayesinde kitle iletişim araçlarıyla tüm dünyada
aşırı propagandası sonucunda, dünyadaki estetik farklılıklar yerini
tek tip estetik algısına doğru sürüklemektedir. Çinli bir kadın,
Batılı bir kadının ki gibi gözlerini açtırmak istemekte, siyahî bir
kadınsa yine Batılı beyaz bir kadının ten rengine sahip olabilmek
için ten rengini açtırmaya çalışmaktadır. Bu durum estetik algıdaki
zenginliğin kaybolmasına ve zaman içerisinde daha tehlikeli
boyutlara ulaşarak, insan bedeni üzerindeki - estetik cerrahinin de
katkısıyla - eşi görülmemiş müdahalelerin gerçekleşmesine sebep
olabilir.)
İnsan türü, kendi tarihsel süreci içinde, bedenini, gerek boyar
maddelerle, gerek takı ve kıyafetlerle, gerek kokularla ve hatta
gerekse bedeninde deformasyona neden olabilecek işlemlerle kendi
estetik algısını bedeninde yansıtmaya çalışmıştır.
Bu
durum her tarihsel dönem ve coğrafyada farklılıklar göstermektedir.
Kimi dönemlerde ve coğrafyalarda insan bedeninin yaşlanması,
olgunluk ve saygı getirici bir durumken, özellikle günümüzde insan
bedeninin yaşlanması, o kişinin toplum dışına itilmesine ve ölüme
işaret etmektedir. Örneğin, Antik Yunan döneminde yine o coğrafyada
yaşayan insanların sadeliğe özen gösterdiğini, örneğin bir erkeğin
sakalının ağarması, saçlarının dökülmesi sonucu yaşlanma belirtileri
göstermesinin o erkeğe olgunluk kattığını ve bu olgunluğun da o
kişiye toplum içinde bir saygınlık getirdiğini biliyoruz. Günümüz
modern toplumlarında ise bedenin yaşlanma belirtileri göstermesi
bireyin korkulu rüyasıdır. Bu sebeple, kelleşen erkeler için her gün
yeni kellik önleyici ürünler ve kadın-erkek tüketici kitlesi için
anti-aging adı verilen yaşlanmayı engelleyici ürünler piyasaya
sürülmektedir.
Görüldüğü gibi, bir dönem estetik olarak pozitif bir değeri olan
yaşlanma belirtisi, insanlık tarihinin başka bir döneminde estetik
olarak negatif bir değer alabilmektedir. O nedenle insan bedenini
estetik bir obje olarak incelemeye kalktığımızda önümüze çok
karmaşık bir yapı çıkmaktadır. Kaldı ki, bu incelemede sadece yazılı
kaynaklardan bugüne kadar ulaşan bilgilere sahip olduğumuz ve bu
kaynakların da belli coğrafyalarla ve dönemlerle sınırlı olduğu
düşünülürse net bir bilgiye ulaşma imkânına sahip olmadığımızı da
görüyoruz.
Yine Eski Mısır’da insan bedeninin tanrılaşma ve dolayısıyla
ölümsüzlük isteminin bir sonucu olarak çeşitli süslerle ve
maskelerle süslendiğini biliyoruz. Bu istem, canlı bedenin
ölümünden sonra da kendini belli etmiş ve Eski Mısır’da ölülerin
süslenerek ve eşyalarıyla gömülmesine neden olmuştur. Hatta bu istem
sonucunda hepimizin bildiği, bedenin mumyalanma yoluyla bozulmadan
saklanması ortaya çıkmıştır.
Özellikle Kleopatra’nın güzellik sırları – bedenine uyguladığı
süslenme yöntemleri – günümüzde hala daha ilgi görmekte, araştırma
ve merak konusu olmaktadır. Mısır’ın kral ve kraliçelerinin aksine,
Eski Yunan’daki yöneticiler daha sade bir görünümü tercih
etmektedirler.
İsa
öncesi dönemde estetik bir obje olarak bedenin daha renkli ve daha
çeşitli süslenme durumları olduğunu görüyoruz. Çok tanrılı dinler ve
bu dinlerin tanrılarının renkli varlıkları, o tanrılara tapınan ve
öykünen insanların da renkli ve çok çeşitli süslenme
alışkanlıklarını ortaya çıkarmıştır. Bu hiyerarşik sıralamayı şu
şekilde açabiliriz; ilk sırada tanrılar, onlardan sonra gelen ve
yeryüzünde tanrıların bir nevi elçileri olan yönetici sınıflar, bu
sınıfların altında ama en aşağı sınıfın, yani kölelerin üst sınıfı
olan ve bugünün tabiriyle orta sınıf ve en aşağı olan köle sınıfı…
Toplumun her katmanının bir estetik değer algısı vardı ve
bedenlerini bu algıya göre biçimlendiriyordu. Burada belirleyici
olan bireyin bir üst sınıfa öykünmesiydi. Yönetici sınıf, tanrılara
öykünüyor ve diğer aşağı sınıflardan farklı olmak adına bedenine
biçim veriyordu. Orta sınıf dediğimiz katman, yönetici sınıfa
öykünüyor ve elinden geldiğince kendi beden biçimini üst sınıfın
beden biçimine benzetmeye çalışıyordu. Köle sınıfsa yine bir üst
sınıfa öykünerek beden biçimini izin verildiği ölçüde üst sınıfların
beden biçimine benzetmeye çalışıyordu.
Bu
bahsettiğimiz hiyerarşik durum, küçük farklılıklarla günümüz modern
toplumlarında da görülebilmektedir. Fazla uzağa gitmeden örnek
verecek olursak, Sovyet döneminde, komünist yönetim biçimini
benimseyen insanlar – dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun –
Lenin sakalına veya Stalin bıyığına öykünmekteydi. Aynı şekilde
Hitler rejimini destekleyen bireyler de Hitler bıyığıyla bu yönetime
olan inançlarını dışa vurmaktaydılar. Bu örnekler her coğrafyada ve
her toplumsal katmanda faklı özellikler gösterebilirler.
Gelişen teknoloji ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması sonucu
gösteri sanatları da yönetici sınıflar kadar etkili olmaya
başlamıştır. Son yüz yıl içinde hızla oluşumunu tamamlayan ve artık
bir gösteri toplumuna dönüşen insan topluluklarının, estetik
algısına yön veren yöneticileri de bu gösteri toplumunun “liderleri”
olan gösteri sanatlarının önde gelen isimleridir. Bugün modern bir
toplumda yaşayan kadın birey, toplum tarafından onay alabilmek için,
bedenini süslerken, o günün önde gelen şarkıcısı veya sinema
oyuncusuna öykünmektedir. Bu öykünme özelde farklılıklar
gösterebilir. Örneğin, toplum içinde muhalif bir tavırla müzik yapan
bir şarkıcıya öykünen kadınla, popüler müzik yapan bir kadın
şarkıcıya öykünen kadın portresi değişik olacaktır. Ama buradaki
temel belirleyici unsur değişmez. Birey kendine seçtiği idolün dış
görüntüsünü de öykünme yoluyla bedenine yansıtacaktır.
İsa’dan sonra gelişen tek tanrılı dinler, eski dinlerin getirisi
olan çok renkliliği ortadan kaldırmış, bedeni daha sade ve
süslenmeye kapalı hale getirmeye çalışmıştır. Özellikle Batı
toplumlarında aristokrasinin güçlenmesi sonucunda insan bedeni
yeniden süslenmeye başlanmış, fakat Fransız devrimiyle birlikte
aristokrasinin ağır ağdalı süslenme alışkanlıkları terk edilerek
yerine yeniden daha sade bir süslenme alışkanlığı getirilmiştir. Ve
20. yy’dan itibaren, özellikle 20.yy’ın ikinci yarısında yeniden çok
çeşitli ve renkli süslenme alışkanlıkları ortaya çıkmıştır. Tabii bu
bahsini ettiğimiz durum Batılı ülkeler için geçerlidir. Sadece
Batılı ülkeler söz konusu olduğunda bile insan bedeninin estetik bir
obje olarak sürekli bir dalgalanmayı anımsatan bir süreçten
geçtiğini görüyoruz.
Böylesine karmaşık ve geniş bir coğrafi alana yayılmış konunun
kısıtlı bir zamanda ve kısıtlı olanaklarla ele alınmasının sağlıksız
bir durum oluşturacağı düşüncesiyle, insanın tarihsel süreç
içerisinde, bedenini estetik bir obje olarak kullanmasının temelinde
yatan unsurları ele almanın daha uygun olacağını düşündüm.
Son
olarak, insanın, bedenini estetik bir obje olarak kullanmasında
belirleyici bir unsur olan cinsel ihtiyaçları ele alacağım.
Üreme içgüdüsü, her canlı gibi insan türünde de bulunan en temel
içgüdülerimizdendir. Fakat insan türünün, varlığının bilincinde olan
ve bu varoluşuna bir anlam vermeye çalışan bir canlı türü olduğunu
daha önce söylemiştik. Dolayısıyla insan türü, üreme ihtiyacını
karşılamanın ötesinde bu ihtiyacını estetize ederek erotizmi icat
etmiştir. Bu nedenle insan türü artık salt üreme amaçlı değil,
sadece bedensel olarak zevk alabilmek için de cinsel ilişkiye
girmeye başlamıştır. Bu ilişkilerinde de bedenin görünümüne daha
fazla önem vermeye başlamıştır. Dişi birey erkek tarafından
arzulanırlığını artırmak için, bedeni üzerinde gerek kıyafetler ve
takılar yardımıyla, gerekse boya ve deformasyona sebep olabilecek
işlemler yoluyla değişiklikler gerçekleştirmektedir. Bu durum süreç
içerisinde bireyde içselleşerek karşı konulmaz bir ihtiyaç haline
gelmektedir. Aynı şekilde yerleşik değer yargıları uyarınca erkek de
kadın tarafından arzulanırlığını artırabilmek için bedeni üzerinde
birtakım değişiklikler yapabilmektedir.
Hatta erkeğin içgüdüsel olarak genç dişiye yönelmesi ve soyunu genç
dişiyi dölleyerek daha sağlıklı olarak devam ettirme istenci sonucu,
günümüzde yaşlanma belirtisi gösteren dişilerin bu görüntüyü (anti-aging
yöntemleriyle) ortadan kaldırarak - erkek yetişkine bir yanılsama
yaşatarak - arzuyu kendilerine yönlendirmeye çalıştığını
düşünüyorum. Tabi anti-aging yönteminin tercih sebebinin, sadece
genç dişiye karşı yetişkin erkeğin duyduğu arzuyu yönlendirmekten
başka, ölümsüzlük veya ölümün geciktirilmesi istencinden de
kaynaklandığı, bu iki belirleyicinin anti-aging yöntemlerinin temel
unsurlarını oluşturduğunu düşünüyorum.
Yazı boyunca çizgisel bir tarihsel süreç izlemektense, bugünü ve
dünü aynı anda ele almaya ama bunu yaparken de günün koşullarını göz
ardı etmemeye çalıştım. Sonuç itibariyle, insan türünün kendi
bedenini estetik bir obje olarak kullanmasında belirleyici olan
temel unsurları elimden geldiğince objektif olarak değerlendirmeye
çalıştım. Ortaya attığım varsayımların oluşumunda kullandığım
kaynaklar genellikle Batılı bir bakış açısının kaleminden çıkan
kaynaklardı. Fakat bu kaynakların bahsettiğim eksikliklerini göz
önünde bulundurarak şüpheci bir yaklaşımla yeniden değerlendirmeye
çalıştım.
İnsan bedeninin estetik bir obje olarak değerlendirilmesinin, çok
daha kapsamlı bir çalışmayla ele alınması, birçok farklı disiplinin
ortaklaşa çalışması sonucu mümkün olabilir. Bu kısa inceleme yazısı,
bu konuda bir tartışma başlatmak için kaleme alınmıştır.
Anahtar Sözcükler
Estetik, İnsan Bedeni, Obje
KAYNAK
-
EMİROĞLU, Kudret; “Gündelik Hayatımızın Tarihi”, Dost Kitabevi
Yayınları, 2002.
-
ÖZBEK, Metin; “Dünden Bugüne İnsan”, İmge Kitabevi Yayınları,
2000.
-
UÇANKUŞ, Hasan Tahsin; “Arkeoloji – Tarih Öncesinden Persler’e
Kadar Anadolu”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1997.
-
ARAT, Prof.Dr. Necla; “Etik ve Estetik Değerler”, Telos Yayınları,
1997.
-
OKSAY, Reyhan; “Çatalhöyük’te Kadın Olmak”, Cumhuriyet Gazetesi,
24,01,2004.
-
DEIGHTON, Hilary J.; “Eski Atina Yaşantısında Bir Gün”, Homer
Kitabevi.
-
FREUD, Sigmund; “Totem ve Tabu”, Sosyal Yayınları.
-
ECO, Umberto; “Güzelliğin Tarihi”, Doğan Kitabevi Yayınları, 2006.
-
VİGARELLO, George; “Temiz ve Kirli”, Kabalcı Yayınevi, 1996.
-
ECO, Umberto; “Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik”, Can
Yayınları.
|