Online
KOZMETOLOJi DERGiSi

Sayı: 1, Cilt : 5, Yıl: 2006


ESTETİK BİR OBJE OLARAK İNSAN BEDENİ
 

Sinan YALÇIN
 

İnsanlık tarihinin yaklaşık son 5000 yılını yazılı kaynakların varlığı sayesinde kısmen bilebilirken, bu tarihten önceki çağları karanlık çağlar olarak adlandırıyor ve yapılan arkeolojik araştırmalar neticesinde ancak tahminlerde bulunarak bir bilgiye ulaşmaya çalışıyoruz. Çoğu zaman yazılı kaynakların da yetersiz kalması sonucunda, insanlık tarihini yazarken kendi öngörülerimize başvurmak zorunda da kalabiliyoruz. Örneğin, Antik Yunan’dan günümüze oldukça bol miktarda yazılı kaynak ulaşmasına rağmen, aynı dönemde Antik Yunan’daki gündelik yaşam hakkında ender bilgilere rastlayabiliyoruz. İşte bu kopukluğu tarih yazıcılarının “tahminle” bağlamaya çalıştığını görüyoruz. 

Tabii, tarih yazıcılığı yapılırken kesinlikten uzak verilerle ve tahmine dayalı bir yazım söz konusu olduğunda da, o tarih yazıcısının değer yargılarının ve egemen görüşün bu tarih üzerinde etkili olduğunu görebiliyoruz. Bugün Batı ülkelerinde estetik tarihi üzerine yazılan pek çok kaynağın bilinçli veya bilinçsiz olarak, belli bir konudaki tarihsel veriyi tüm dünyaya mal ederek yazıldığına şahit olabiliyoruz. Örnek vermek gerekirse, Umberto Eco’nun “Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik” adını taşıyan araştırma çalışması tüm dünyada yaşanan ortaçağı aktarmaktan uzakta, sadece Batılı ülkelerin örneklerinden yola çıkılarak yazılmış bir kitaptır (tabii kitabın içindeki Doğu ülkelerine yapılan çok küçük göndermeler, kitabın evrensel bir nitelik taşımasına yetmemektedir). 

Dolayısıyla şimdi bizler, insanın estetik tarihini ve bu tarihsel süreç içinde “estetik bir obje olarak insanın bedenini” incelemeye çalıştığımızda elimizdeki kaynakların yanıltıcılık paylarının olduğunu düşünerek, şüpheyi yanımızdan eksik etmeden bir okuma etkinliği gerçekleştirip, varsayımlarımızı da bu doğrultuda ortaya koymaya çalışacağız. 

Ele aldığımız konu hala daha çözümlenememiş bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Varoluşundan bugüne kadar, bilişsel gelişimine bağlı olarak sürekli anlam arayışı içerisinde olan insan türünün, çevresindeki somut varlıklara anlam atfetmesinin ötesinde zihninde geliştirdiği soyut varlıklara da anlam bulmaya çalıştığını biliyoruz. Bilişsel gelişimiyle birlikte bilgi peşinde koşan ve bulduğu bilgiyle yetinmeyen, bulamadığı bilgilerin yerini de kendi aklından uydurduğu bilgilerle kapatan bir türden bahsediyoruz. 

İnsan türü çevresine anlam atfederken, kendisini de unutmuyordu. Bilebildiğimiz kadarıyla, totemlerden başlayarak değişik inanç sistemleri geliştirmeye başlamıştı. Önceleri Totemlerini çevrelerinde gördükleri somut canlılar içerisinden seçerken, zaman içerisinde bu somut varlıklar yerlerini soyut varlıklara bırakmış ve soyut tanrılar yaratılmıştır. Tabii bu süreçten sonrasını yazılı kaynaklar sayesinde daha iyi bilebiliyoruz. Soyut tanrıların sayısı azaltılarak, tek tanrıya geçilmiş ve yaklaşık son 2000 yıldır da tek tanrı inancıyla, insan türü bulamadığı o gizemli bilginin (yani kozmos’un bilgisinin) açığını kapatmaya çalışmaktadır. Konumuz “teolojik açıdan estetik” olmadığı için bu gelişim sürecinin detaylarına girmeden burada noktalıyorum. 

Peki, neden insan türüne ait bir özellik olan inanç olgusunu şimdi söz konusu ettik?

İnsanın çevresine ve bu çevre içindeki kendi varoluşsal durumuna anlam verme süreci içinde insan türü kendisini diğer türlerden ayıran bir davranış geliştirmeye başlamıştır. Bugün adına kısaca ve genel olarak “süslenme” diyebileceğimiz bir davranış biçimi…

“İlk insan gömütleri bundan 90.000 yıl öncesine tarihlenmiştir” diyor, Hasan Tahsin UÇANKUŞ ve devam ediyor, “1938’de bulunan ünlü çocuk gömütü, Sanidar (Zagros Dağları)’da, çiçekler üzerine yatırılarak gömülen bir ölünün gömme biçimi bu çağa aittir… Bu gömütlerde çoğunlukla aşı boyasına rastlanır. Bunun cesetlerin hazırlanmasında kullanıldığı, cildi sertleştirdiği, bozulmayı ve çürümeyi önlediği kabul ediliyor. Bunun ölüyü süsleme, ölümü güzelleştirme ve ruhun ölüyü tekrar bulma amacı taşıdığı da düşünülmektedir.” 

Şimdi, bu bilgilere yazımızın başında söylediğimiz gibi şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yazılı tarih öncesine ait ve tarih yazıcısının tahminleri üzerine ortaya atılan bir öngörü söz konusudur. Bulunan çocuk gömütü bizim için somut bir veridir. Ama bu ölü gömme adetinin sebebinin açıklaması bizim bugünkü değer yargılarımızın etkisiyle geçmişi algılamamızdan kaynaklanıyor olabilir.  

Dolayısıyla biz somut verilere bakarak ilerlemeye devam edeceğiz. 90.000 yıl öncesine tarihlenen, çiçeklerle süslü ve vücuduna çeşitli işlemler yapılmış bu çocuğun gömütü bize o tarihlerde insan bedenine verilen önemi göstermektedir. Buradan şöyle bir tahminde de biz bulunabiliriz; şayet bir insanın cansız bedeni böylesine önemseniyorsa bu insanın bedeni canlıyken de en azından aynı önemi taşımaktadır. 

Peki, bu önemi oluşturan sebepler nelerdir? Genel olarak bakıldığında bu önemi oluşturan temel sebep insana ait olan inanç olgusudur. Peki, bu olgunun ortaya çıkmasına sebep olan etkenler nelerdir, diye soracak olursak; bu soru karşısında çeşitli cevaplar verilebilir. Aynı paragraf içerisinde bu sorumuza bir cevap da verilmektedir, “ruhun ölüyü tekrar bulma amacı”… Yani şöyle de diyebiliriz; ölümsüzlük arayışı… 

İnsan türü, ölümünün bilinçli olarak farkında olan bir canlı türüdür. Evrim süreci içerisinde bu farkındalığa sahip olduğu andan itibaren ölümsüzlük arayışına başladığını biliyoruz. Ölümsüzlüğü somut bir bilgiyle elde edemediği için de kendisine yarattığı soyut bir dünyada bu ölümlülükten kendisini kurtarabilmektedir.  

Bedeninin ölümlü olması gerçeği, bedenini ölümsüzleştirme yolunda çabalar sarf etmesine neden olmuştur. Bu gerçekten hareketle, bedenini diğer canlı türlerinin bedeninin üstünde bir yere koymuştur. İnsan bedeninin bir ruhu vardır. Bu ruh sayesinde ölümsüzleşecektir. Ama bedeni her ne kadar ölümlü olsa da, kendisini bu ölümsüzlüğe taşıyan bir köprüdür. Tek tanrılı dinler sayesinde bedenine verdiği önem doruk noktasına çıkmış ve insan bedeni tanrının suretinde yaratılan bir varlığa dönüşmüştür.  

Aslında insanın kendisini tanrıya benzetmesi tek tanrılı dinlerden çok öncesinde de görülen bir durumdu. Totem inanışına sahip toplulukların, kendilerini totemlerine benzetecek şekilde süslenmeleri ve maskeler takmaları, Antik Yunan’ın tanrılar dünyasının tamamen insani özellikler taşıyan tanrıları, insanın kendisini tanrılaştırma, dolayısıyla ölümsüzlük yolunda attığı adımlardı.  

Bu adımların yansıması olarak süslenme davranışının doğduğunu görüyoruz. İnsan bedeni, insanın değer yargılarının tablosudur, diyebiliriz. Neredeyse çok küçük değişikliklerle, binlerce yıl önceki süslenme alışkanlıkları günümüz modern toplumlarında da kabul görmektedir. Yüzeydeki sebepleri her ne kadar değişkenlik gösterse de, insan süslenme alışkanlığına aynı temel sebeplerden dolayı devam etmektedir. 

Bu süslenme davranışı süreç içerisinde insanda estetik bir duyguya dönüşmüştür. Her insan topluluğunda farklı gelişen güzellik algıları, o topluluk insanlarının bedenlerinde kendisini göstermiştir. Sosyal bir canlı türü olan insan türünün bireyleri, toplum tarafından kabul edilme - onay alma güdüsüyle, topluluğun estetik değerlerini kabullenmiş ve bedenine de bu estetik değerler doğrultusunda şekil vermiştir. 

Antik Yunan filozoflarından Pythagoras’ın ortaya attığı güzellik oranı, daha sonra Da Vinci tarafından tekrar ele alınmış ve insanın göreceli güzellik anlayışına bir norm getirilmeye çalışılmıştır. Fakat matematikçiler her ne kadar insan bedenini matematiksel bir norma oturtmaya çalışsa da, dünyadaki insan toplulukları halen daha kendi estetik algılarına göre bedenlerine şekil vermeye devam etmektedir (tabii, burda bir parantez açma gerekliliği görüyorum; matematiksel oranlar her ne kadar insanların estetik algısındaki göreceliği kıramamış olsa da, paraya dayalı ekonomik sistemin getirisi olan tüketim toplumu ve bu tüketim kültürünün gelişen iletişim olanakları sayesinde kitle iletişim araçlarıyla tüm dünyada aşırı propagandası sonucunda, dünyadaki estetik farklılıklar yerini tek tip estetik algısına doğru sürüklemektedir. Çinli bir kadın, Batılı bir kadının ki gibi gözlerini açtırmak istemekte, siyahî bir kadınsa yine Batılı beyaz bir kadının ten rengine sahip olabilmek için ten rengini açtırmaya çalışmaktadır. Bu durum estetik algıdaki zenginliğin kaybolmasına ve zaman içerisinde daha tehlikeli boyutlara ulaşarak, insan bedeni üzerindeki - estetik cerrahinin de katkısıyla - eşi görülmemiş müdahalelerin gerçekleşmesine sebep olabilir.) 

İnsan türü, kendi tarihsel süreci içinde, bedenini, gerek boyar maddelerle, gerek takı ve kıyafetlerle, gerek kokularla ve hatta gerekse bedeninde deformasyona neden olabilecek işlemlerle kendi estetik algısını bedeninde yansıtmaya çalışmıştır.  

Bu durum her tarihsel dönem ve coğrafyada farklılıklar göstermektedir. Kimi dönemlerde ve coğrafyalarda insan bedeninin yaşlanması, olgunluk ve saygı getirici bir durumken, özellikle günümüzde insan bedeninin yaşlanması, o kişinin toplum dışına itilmesine ve ölüme işaret etmektedir. Örneğin, Antik Yunan döneminde yine o coğrafyada yaşayan insanların sadeliğe özen gösterdiğini, örneğin bir erkeğin sakalının ağarması, saçlarının dökülmesi sonucu yaşlanma belirtileri göstermesinin o erkeğe olgunluk kattığını ve bu olgunluğun da o kişiye toplum içinde bir saygınlık getirdiğini biliyoruz. Günümüz modern toplumlarında ise bedenin yaşlanma belirtileri göstermesi bireyin korkulu rüyasıdır. Bu sebeple, kelleşen erkeler için her gün yeni kellik önleyici ürünler ve kadın-erkek tüketici kitlesi için anti-aging adı verilen yaşlanmayı engelleyici ürünler piyasaya sürülmektedir.  

Görüldüğü gibi, bir dönem estetik olarak pozitif bir değeri olan yaşlanma belirtisi, insanlık tarihinin başka bir döneminde estetik olarak negatif bir değer alabilmektedir. O nedenle insan bedenini estetik bir obje olarak incelemeye kalktığımızda önümüze çok karmaşık bir yapı çıkmaktadır. Kaldı ki, bu incelemede sadece yazılı kaynaklardan bugüne kadar ulaşan bilgilere sahip olduğumuz ve bu kaynakların da belli coğrafyalarla ve dönemlerle sınırlı olduğu düşünülürse net bir bilgiye ulaşma imkânına sahip olmadığımızı da görüyoruz. 

Yine Eski Mısır’da insan bedeninin tanrılaşma ve dolayısıyla ölümsüzlük isteminin bir sonucu olarak çeşitli süslerle ve maskelerle süslendiğini biliyoruz.  Bu istem, canlı bedenin ölümünden sonra da kendini belli etmiş ve Eski Mısır’da ölülerin süslenerek ve eşyalarıyla gömülmesine neden olmuştur. Hatta bu istem sonucunda hepimizin bildiği, bedenin mumyalanma yoluyla bozulmadan saklanması ortaya çıkmıştır.  

Özellikle Kleopatra’nın güzellik sırları – bedenine uyguladığı süslenme yöntemleri – günümüzde hala daha ilgi görmekte, araştırma ve merak konusu olmaktadır. Mısır’ın kral ve kraliçelerinin aksine, Eski Yunan’daki yöneticiler daha sade bir görünümü tercih etmektedirler.  

İsa öncesi dönemde estetik bir obje olarak bedenin daha renkli ve daha çeşitli süslenme durumları olduğunu görüyoruz. Çok tanrılı dinler ve bu dinlerin tanrılarının renkli varlıkları, o tanrılara tapınan ve öykünen insanların da renkli ve çok çeşitli süslenme alışkanlıklarını ortaya çıkarmıştır. Bu hiyerarşik sıralamayı şu şekilde açabiliriz; ilk sırada tanrılar, onlardan sonra gelen ve yeryüzünde tanrıların bir nevi elçileri olan yönetici sınıflar, bu sınıfların altında ama en aşağı sınıfın, yani kölelerin üst sınıfı olan ve bugünün tabiriyle orta sınıf ve en aşağı olan köle sınıfı… 

Toplumun her katmanının bir estetik değer algısı vardı ve bedenlerini bu algıya göre biçimlendiriyordu. Burada belirleyici olan bireyin bir üst sınıfa öykünmesiydi. Yönetici sınıf, tanrılara öykünüyor ve diğer aşağı sınıflardan farklı olmak adına bedenine biçim veriyordu. Orta sınıf dediğimiz katman, yönetici sınıfa öykünüyor ve elinden geldiğince kendi beden biçimini üst sınıfın beden biçimine benzetmeye çalışıyordu. Köle sınıfsa yine bir üst sınıfa öykünerek beden biçimini izin verildiği ölçüde üst sınıfların beden biçimine benzetmeye çalışıyordu. 

Bu bahsettiğimiz hiyerarşik durum, küçük farklılıklarla günümüz modern toplumlarında da görülebilmektedir. Fazla uzağa gitmeden örnek verecek olursak, Sovyet döneminde, komünist yönetim biçimini benimseyen insanlar – dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun – Lenin sakalına veya Stalin bıyığına öykünmekteydi. Aynı şekilde Hitler rejimini destekleyen bireyler de Hitler bıyığıyla bu yönetime olan inançlarını dışa vurmaktaydılar. Bu örnekler her coğrafyada ve her toplumsal katmanda faklı özellikler gösterebilirler. 

Gelişen teknoloji ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması sonucu gösteri sanatları da yönetici sınıflar kadar etkili olmaya başlamıştır. Son yüz yıl içinde hızla oluşumunu tamamlayan ve artık bir gösteri toplumuna dönüşen insan topluluklarının, estetik algısına yön veren yöneticileri de bu gösteri toplumunun “liderleri” olan gösteri sanatlarının önde gelen isimleridir. Bugün modern bir toplumda yaşayan kadın birey, toplum tarafından onay alabilmek için, bedenini süslerken, o günün önde gelen şarkıcısı veya sinema oyuncusuna öykünmektedir. Bu öykünme özelde farklılıklar gösterebilir. Örneğin, toplum içinde muhalif bir tavırla müzik yapan bir şarkıcıya öykünen kadınla, popüler müzik yapan bir kadın şarkıcıya öykünen kadın portresi değişik olacaktır. Ama buradaki temel belirleyici unsur değişmez. Birey kendine seçtiği idolün dış görüntüsünü de öykünme yoluyla bedenine yansıtacaktır. 

İsa’dan sonra gelişen tek tanrılı dinler, eski dinlerin getirisi olan çok renkliliği ortadan kaldırmış, bedeni daha sade ve süslenmeye kapalı hale getirmeye çalışmıştır. Özellikle Batı toplumlarında aristokrasinin güçlenmesi sonucunda insan bedeni yeniden süslenmeye başlanmış, fakat Fransız devrimiyle birlikte aristokrasinin ağır ağdalı süslenme alışkanlıkları terk edilerek yerine yeniden daha sade bir süslenme alışkanlığı getirilmiştir. Ve 20. yy’dan itibaren, özellikle 20.yy’ın ikinci yarısında yeniden çok çeşitli ve renkli süslenme alışkanlıkları ortaya çıkmıştır. Tabii bu bahsini ettiğimiz durum Batılı ülkeler için geçerlidir. Sadece Batılı ülkeler söz konusu olduğunda bile insan bedeninin estetik bir obje olarak sürekli bir dalgalanmayı anımsatan bir süreçten geçtiğini görüyoruz. 

Böylesine karmaşık ve geniş bir coğrafi alana yayılmış konunun kısıtlı bir zamanda ve kısıtlı olanaklarla ele alınmasının sağlıksız bir durum oluşturacağı düşüncesiyle, insanın tarihsel süreç içerisinde, bedenini estetik bir obje olarak kullanmasının temelinde yatan unsurları ele almanın daha uygun olacağını düşündüm.  

Son olarak, insanın, bedenini estetik bir obje olarak kullanmasında belirleyici bir unsur olan cinsel ihtiyaçları ele alacağım. 

Üreme içgüdüsü, her canlı gibi insan türünde de bulunan en temel içgüdülerimizdendir. Fakat insan türünün, varlığının bilincinde olan ve bu varoluşuna bir anlam vermeye çalışan bir canlı türü olduğunu daha önce söylemiştik. Dolayısıyla insan türü, üreme ihtiyacını karşılamanın ötesinde bu ihtiyacını estetize ederek erotizmi icat etmiştir. Bu nedenle insan türü artık salt üreme amaçlı değil, sadece bedensel olarak zevk alabilmek için de cinsel ilişkiye girmeye başlamıştır. Bu ilişkilerinde de bedenin görünümüne daha fazla önem vermeye başlamıştır. Dişi birey erkek tarafından arzulanırlığını artırmak için, bedeni üzerinde gerek kıyafetler ve takılar yardımıyla, gerekse boya ve deformasyona sebep olabilecek işlemler yoluyla değişiklikler gerçekleştirmektedir. Bu durum süreç içerisinde bireyde içselleşerek karşı konulmaz bir ihtiyaç haline gelmektedir. Aynı şekilde yerleşik değer yargıları uyarınca erkek de kadın tarafından arzulanırlığını artırabilmek için bedeni üzerinde birtakım değişiklikler yapabilmektedir. 

Hatta erkeğin içgüdüsel olarak genç dişiye yönelmesi ve soyunu genç dişiyi dölleyerek daha sağlıklı olarak devam ettirme istenci sonucu, günümüzde yaşlanma belirtisi gösteren dişilerin bu görüntüyü (anti-aging yöntemleriyle) ortadan kaldırarak - erkek yetişkine bir yanılsama yaşatarak - arzuyu kendilerine yönlendirmeye çalıştığını düşünüyorum. Tabi anti-aging yönteminin tercih sebebinin, sadece genç dişiye karşı yetişkin erkeğin duyduğu arzuyu yönlendirmekten başka, ölümsüzlük veya ölümün geciktirilmesi istencinden de kaynaklandığı, bu iki belirleyicinin anti-aging yöntemlerinin temel unsurlarını oluşturduğunu düşünüyorum.

Yazı boyunca çizgisel bir tarihsel süreç izlemektense, bugünü ve dünü aynı anda ele almaya ama bunu yaparken de günün koşullarını göz ardı etmemeye çalıştım. Sonuç itibariyle, insan türünün kendi bedenini estetik bir obje olarak kullanmasında belirleyici olan temel unsurları elimden geldiğince objektif olarak değerlendirmeye çalıştım. Ortaya attığım varsayımların oluşumunda kullandığım kaynaklar genellikle Batılı bir bakış açısının kaleminden çıkan kaynaklardı. Fakat bu kaynakların bahsettiğim eksikliklerini göz önünde bulundurarak şüpheci bir yaklaşımla yeniden değerlendirmeye çalıştım.  

İnsan bedeninin estetik bir obje olarak değerlendirilmesinin, çok daha kapsamlı bir çalışmayla ele alınması, birçok farklı disiplinin ortaklaşa çalışması sonucu mümkün olabilir. Bu kısa inceleme yazısı, bu konuda bir tartışma başlatmak için kaleme alınmıştır. 

Anahtar Sözcükler

Estetik, İnsan Bedeni, Obje 

   KAYNAK

  1. EMİROĞLU, Kudret; “Gündelik Hayatımızın Tarihi”, Dost Kitabevi Yayınları, 2002.
  2. ÖZBEK, Metin; “Dünden Bugüne İnsan”, İmge Kitabevi Yayınları, 2000.
  3. UÇANKUŞ, Hasan Tahsin; “Arkeoloji – Tarih Öncesinden Persler’e Kadar Anadolu”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1997.
  4. ARAT, Prof.Dr. Necla; “Etik ve Estetik Değerler”, Telos Yayınları, 1997.
  5. OKSAY, Reyhan; “Çatalhöyük’te Kadın Olmak”, Cumhuriyet Gazetesi, 24,01,2004.
  6. DEIGHTON, Hilary J.; “Eski Atina Yaşantısında Bir Gün”, Homer Kitabevi.
  7. FREUD, Sigmund; “Totem ve Tabu”, Sosyal Yayınları.
  8. ECO, Umberto; “Güzelliğin Tarihi”, Doğan Kitabevi Yayınları, 2006.
  9. VİGARELLO, George; “Temiz ve Kirli”, Kabalcı Yayınevi, 1996.
  10. ECO, Umberto; “Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik”, Can Yayınları.
 

<<Anasayfa